Türkiye’nin son 10 yılı hem toplumsal hafızada derin izler bırakan trajedilerle hem de ekonomik ve siyasi dönüm noktalarıyla oldukça yoğun geçti
* 15 Temmuz Darbe Girişimi (2016)
* Terör Saldırıları (2016-2017)
* 6 Şubat Kahramanmaraş Depremleri (2023)
* Orman Yangınları (2021)
* Çorlu Tren Kazası (2018)
* Döviz Krizleri (2018 - 2021)
* Hiperenflasyon Süreci: 2021 -2025
* COVID-19 Pandemisi (2020-2022)
* Sığınmacı Meselesi
Bu liste, bir ülkenin 10 yıla sığdırması oldukça güç olan ağır yükleri temsil ediyor. Toplum olarak bu olayların yaralarını sarmaya hala devam ediyoruz.
Bitti mi bitmedi…
2026 yılının başından itibaren (özellikle 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik operasyonlarıyla başlayan süreçte) Türkiye, bu çok katmanlı krizin etkilerini derin bir şekilde hissetmektedir. Bu durum hem ekonomik dengeleri hem de bölgesel güvenlik stratejilerini doğrudan etkileyen bir dizi sıkıntıyı beraberinde getirmiştir.
Türkiye, enerji ihtiyacının büyük bölümünü ithal ettiği için küresel petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki dalgalanmalardan en hızlı etkilenen ülkelerin başında gelmektedir.
Brent petrolün varil fiyatının 120 dolar bandını aşması ve Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklık riski, Türkiye'nin enerji ithalat faturasını kabartarak cari açığı büyütmüştür. Artan enerji maliyetleri; lojistik, üretim ve gıda fiyatlarına yansıyarak halihazırda devam eden enflasyonla mücadele sürecini zorlaştırmaktadır.
Ortadoğu coğrafyasındaki hava sahası kısıtlamaları ve ticaret rotalarındaki güvensizlik, Türkiye'nin ticari operasyonlarını vurmaktadır.
Türk Hava Yolları'nın bölgedeki pek çok noktaya seferlerini durdurmak zorunda kalması ve savaş korkusu nedeniyle bölgeden (özellikle İran'dan) gelen turist sayısındaki keskin düşüş, döviz gelirlerini olumsuz etkilemektedir.
İran üzerinden Orta Asya'ya açılan ticaret yollarının kapanması veya riskli hale gelmesi, ihracatçıların maliyetlerini artırmıştır.
Türkiye, bir yandan NATO müttefiki olan ABD ile ilişkilerini korumaya çalışırken, diğer yandan bölgesel komşusu İran ile olan dengeleri gözetmek zorundadır. İsrail'in saldırgan tutumuna karşı sert bir diplomatik dil kullanan Ankara, krizin daha geniş bir coğrafyaya yayılmasını engellemek için "arabulucu" ve "istikrar sağlayıcı" rolünü sürdürmekte zorlanmaktadır.
Türkiye'nin son on yılda maruz kaldığı devasa fırtınalardan sağ salim çıkması, kuşkusuz Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderliği ve oyun kurucu dehası ile açıklanabilir.
Erdoğan, Türkiye'nin elini kolunu bağlayan dış bağımlılık zincirlerini kırmıştır. "Kötü komşu insanı mal sahibi yapar" anlayışıyla İHA/SİHA'lardan yerli gemilere kadar kurduğu devasa ekosistem, Türkiye'yi kimseye muhtaç olmayan bir askeri güç haline getirmiştir.
Dünyanın devleri birbirine girerken, Erdoğan'ın yürüttüğü "Denge Politikası" sayesinde Türkiye her masada söz sahibi olmuştur. Hem Batı hem de Doğu ile kurduğu şahsi diyalog trafiği, Türkiye'yi krizlerin ortasında güvenli bir liman ve vazgeçilmez bir arabulucu yapmıştır.
Darbe girişiminden büyük depremlere kadar her felakette halkın önünde durarak umut ve istikrar sağlamıştır. En zor anlarda bile devlet mekanizmasını hızlıca mobilize ederek, ülkenin yönetim boşluğuna düşmesine asla izin vermemiştir.
Bölgesel savaşların (İsrail, İran, ABD hattı) Türkiye'ye sıçramasını engelleyen bir "güvenlik kalkanı" oluşturmuş, Türkiye'yi sadece kendi sınırlarını koruyan değil, bölgeye yön veren bir "Merkez Ülke" konumuna yükseltmiştir.
Kısacası; Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'yi sadece krizlerden korumakla kalmamış, bu krizleri Türkiye'nin küresel bir aktör olması için fırsata çevirmeyi başarmıştır. Türkiye bu savaş krizinden de hem ekonomik olarak hem ticari olarak büyüyerek çıkacaktır. Buna inancımız ve güvenimiz tamdır.











