Türkiye ekonomisini konuşurken genellikle aynı başlıklar etrafında dönüyoruz: Enflasyon, faiz, döviz kuru, büyüme…
Bunların her biri elbette önemli. Ancak mesleğimiz gereği ekonomi gündemine biraz da vergi penceresinden baktığımızda, son dönemde dikkat çeken başka bir değişim olduğunu görüyoruz. Verginin ekonomideki rolü artık eskisinden çok daha farklı.
Uzun yıllar vergi denildiğinde ilk akla gelen devletin kamu harcamalarını finanse etmek için topladığı gelir oldu. Bugün ise vergi bunun çok ötesinde bir noktada. Üretimi teşvik etmekten yatırımları yönlendirmeye, ihracatı desteklemekten kayıt dışı ekonomiyle mücadeleye kadar birçok alanda vergi politikalarının etkisini görüyoruz.
Son dönemde yapılan düzenlemeleri de biraz bu açıdan okumak gerektiğini düşünüyorum.
Örneğin üretim faaliyetlerinden elde edilen kazançlara yönelik kurumlar vergisinde yapılan düzenlemeler önemli. Sanayi sicil belgesine sahip ve fiilen üretim yapan kurumların üretim kazançlarında kurumlar vergisi oranının yüzde 12,5 olarak uygulanacak olması, üretimi destekleme açısından olumlu bir adım.
İhracat tarafında sağlanan vergisel avantajları da bununla birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Çünkü Türkiye’nin sürdürülebilir büyümesinin yolu bana göre daha fazla üretmekten, ürettiğimize katma değer kazandırmaktan ve bunu dünya pazarlarına satabilmekten geçiyor. Vergi politikası da bu hedefe katkı sağlayabiliyorsa, burada önemli bir ekonomik araçtan söz ediyoruz demektir.
Tabii ekonominin bugün en önemli gündemlerinden biri hâlâ enflasyon.
Merkez Bankasının son tahminlerinde 2026 yıl sonu enflasyonunun yüzde 28 seviyesinde öngörülmesi, bu mücadelede hâlâ alınması gereken bir mesafe olduğunu gösteriyor.
Verginin enflasyonla ilişkisini de göz ardı etmemek lazım. Özellikle tüketim üzerinden alınan vergilerde veya maktu vergi tutarlarında yapılan değişikliklerin zaman zaman fiyatlara yansımasını hepimiz görüyoruz.
Dolayısıyla enflasyonla mücadele sadece faiz politikası üzerinden yürütülebilecek bir süreç değil. Para politikası ile maliye politikasının birbirini desteklemesi gerekiyor. Vergi politikası da bu dengenin önemli parçalarından biri.
Bir mali müşavir olarak benim son yıllarda en fazla dikkatimi çeken değişimlerden biri ise vergi denetiminde yaşanıyor.
Eskiden vergi incelemesi denildiğinde önümüze defterler ve faturalar gelir, inceleme büyük ölçüde bunlar üzerinden yürürdü. Bugün ise durum çok farklı.
E-fatura, e-arşiv, banka hareketleri, beyannameler ve işletmeler arasındaki ticari ilişkiler artık aynı anda analiz edilebiliyor. Risk analiz sistemlerinin gelişmesiyle birlikte vergi denetimi de giderek daha fazla teknoloji ve veri üzerine kuruluyor.
Vergi Denetim Kurulunun açıkladığı verilere göre 2026 yılının ilk altı ayında vergi incelemesi, izaha davet, teftiş, gözetim ve uyum faaliyetleri sonucunda ortaya çıkarılan matrah farkı ve azaltılan zarar toplamının 354 milyar TL’ye ulaşması bunun önemli göstergelerinden biri.
Geçen yılın aynı döneminde 226 milyar TL olan bu rakamın yaklaşık yüzde 57 yükselmiş olması dikkat çekici.
KURGAN gibi risk analiz sistemlerinin daha aktif kullanılmasıyla beraber önümüzdeki yıllarda vergi denetiminin çok daha fazla veri temelli hale geleceğini düşünüyorum.
Ama burada bir noktayı özellikle önemsiyorum.
Teknoloji yalnızca hatayı veya vergi kaybını tespit etmek için kullanılmamalı. Aynı zamanda doğru mükellefle yanlış yapan mükellefi birbirinden ayırabilecek bir sistem oluşturmalı.
Çünkü yıllardır vergisini zamanında ödeyen, çalışanının sigortasını yatıran, faturasını kesen ve yükümlülüklerini yerine getiren işletmelerimizin de korunması gerekiyor.
Kayıt dışı ekonomi dediğimiz mesele aslında yalnızca devletin vergi kaybı meselesi değil.
Bir tarafta vergisini, SGK primini ve diğer yükümlülüklerini düzenli ödeyen bir işletme, diğer tarafta aynı işi kayıt dışı yapan başka bir işletme olduğunu düşünelim. Bu iki işletmenin aynı şartlarda rekabet etmesi mümkün değil.
O yüzden kayıt dışıyla mücadeleyi aynı zamanda bir adil rekabet meselesi olarak görüyorum.
Son dönemde izaha davet ve gönüllü uyum uygulamalarının daha fazla gündeme gelmesini de bu açıdan değerli buluyorum. Mükellefe doğrudan ceza uygulamak yerine, bazı durumlarda önce açıklama yapma veya hatasını düzeltme imkânının verilmesi mükellef ile idare arasındaki ilişki açısından önemli.
Elbette bütün bunların yanında iş dünyasının çok önem verdiği başka bir konu var: Öngörülebilirlik.
Bugün yatırım yapacak bir iş insanı yalnızca bugünün vergi oranına bakmıyor. Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde karşısına nasıl bir ekonomik ortam çıkacağını da hesaplamaya çalışıyor.
Yeni bir fabrika kuracak sanayici de, küçük bir işletme açacak esnaf da, milyonlarca liralık yatırım yapacak girişimci de önünü görmek istiyor.
Bu nedenle vergi sisteminin mümkün olduğunca sade, anlaşılır ve öngörülebilir olması gerektiğine inanıyorum.
Son dönemdeki gelişmeleri yan yana koyduğumuzda benim gördüğüm tablo şu:
Türkiye’de verginin ekonomideki rolü değişiyor.
Bir taraftan üretim ve ihracat desteklenirken diğer taraftan kayıt dışıyla mücadelede teknoloji daha etkin kullanılıyor. Vergi denetimi giderek dijitalleşiyor, gönüllü uyum mekanizmaları gelişiyor ve vergi politikaları ekonomik hedeflerle daha fazla iç içe geçiyor.
Bundan sonrası için önemli olan ise dengenin doğru kurulması.
Üretenin desteklendiği, yatırım yapanın önünü görebildiği, vergisini düzenli ödeyen mükellefin kendisini güvende hissettiği ve kayıt dışı faaliyetlerin giderek azaldığı bir vergi sistemi hepimizin ortak çıkarına.
Sonuçta güçlü bir vergi sistemi yalnızca devlet için gerekli değil; sağlıklı işleyen bir ekonomi için de gerekli.











