Sabahın sessizliğini yırtan bir haberle uyandık. Antalya’da bir yolcu otobüsü devrildi. Bir yol değil, on hayat savruldu şarampole. Sayılar ekranlara düştü, isimler tek tek yüreğimize kazındı. Önce sekiz, sonra dokuz, sonra on… Her rakam bir evin ışığını söndürdü, bir annenin duasını yarım bıraktı, bir gencin hayalini susturdu.
Sudem Çakmak. Daha 19 yaşında. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde grafik tasarım öğrencisi. Hayatın henüz taslağını çizerken, kendi hikâyesi yarım kaldı. Bir defterin ortasında kapanan bir cümle gibi. Bir çizginin devamı gelmeden silinmesi gibi. Onunla birlikte, o otobüste sadece insanlar değil, umutlar, planlar ve “yarınlar” da devrildi.
Her kazadan sonra aynı cümleleri duyuyoruz: “Sis vardı, yol kaygandı, talihsizlik…” Peki ya sonra? Sonra yine yola çıkıyoruz, yine unutuyoruz. Ta ki bir başka siren sesi kalbimize çarpana kadar.
Bu ülkede yollar, sadece şehirleri değil, kaderleri de birbirine bağlıyor. Ama biz o bağların ne kadar kırılgan olduğunu her seferinde acıyla öğreniyoruz. Denetimler, önlemler, sorumluluklar… Hepsi kâğıt üzerinde var. Ama toprağın altında yatanlar bize başka bir gerçeği fısıldıyor: Bir yerde eksik kalıyoruz.
Bu bir kaza mıydı sadece, yoksa ihmalin, yorgunluğun, görmezden gelmenin uzun bir zinciri mi? Bu sorunun cevabı, kaybettiklerimizi geri getirmeyecek belki. Ama bir sonraki otobüste oturan gencin, bir sonraki annenin, bir sonraki babanın hayatını kurtarabilir.
Bugün Antalya’da bir yol karardı. On evde yas var. On sofrada bir tabak eksik. Ve bu ülkenin vicdanında bir yara daha açıldı.
Sudem’in yarım kalan çizgisi, belki bize bir şey anlatıyordur: Hayat, bir taslak değil. Silgisi yok. Her ihmal, geri dönüşü olmayan bir iz bırakır.
Rakamları konuşmayı bırakalım artık. İnsanları konuşalım. Ve bu yangını sadece yüreğimizde değil, sorumluluklarımızda da söndürelim.












